“Hatay’ın Bazı Türkmen Köylerinde Doğum Adetlerinin Halk Hekimliği Yönünden İncelenmesi (*)”

Modern tıptan farklılıklar gösteren ve halk arasında yaşayan halk tıbbı, ilk insanın tabiat olayları karşısında takındıkları tavırlar ve münasebet şekillerinden doğmuştur. Burada sihir veya büyünün önemli rolü olmuştur. (SANTUR A.) Halkın, hastalandıklarında doktora gidemeyince veya inançları nedeniyle gitmek istemeyince hastalıklarını teşhis ve tedavi amacıyla başvurduğu yöntemlerin oluşturduğu halk tıbbı, günümüzde de modern tıbbın yanında hala geçerliliğini koruyabilmektedir.

Halk tıbbının en çok görüldüğü alanlardan birisi de doğum olayıdır. İnsanlar doğurma yoluyla yeni yaşamlar yaratırlar. Doğurma, insanların hayvanlarla paylaştığı doğal bir işlevdir. Aradaki fark aslında tamamen biyolojik olan bu olayın, insanlar için kültürel bir yanının da olmasıdır.

“Doğum; tıbben gebelik ürününün yani çocuk, plasenta, zarlar ve suyun dışarı atılmasından ibaret” (HUGHES 1992) olan bir süreçtir. Kültürel olarak doğum ise; soyun devamının sağlanması amacıyla bir çocuk dünyaya getirilmesi olayıdır. Bio – sosyal hayatımızın önemli bir aşamasını oluşturan ve topluma insan kazandıran doğum olayı, tıbbi tedbirlere tabi olması gerekirken, adet ve inanmalarla çevrilerek adeta onlar tarafından yönetilir ve yönlendirilir olmuştur.

Soyun devamının sağlanabilmesi için insanların çoğalmaları gerekmektedir. Bu da doğum yoluyla gerçekleştiğinden, analık ve doğum olayı tarih boyunca çok önem kazanmıştır. “Anadolu’da tanrı ananın ilk biçimi ile İ.Ö. 7. binde Orta Anadolu’nun güney bölgelerinde karşılaşırız. Daha sonra Hatti inancından Hititlere geçer ve Arinna, Kubaba, Kybele, Ama ya da Ma adıyla Roma çağı bitimine kadar sürer.” (CIBIROĞLU, 1996: 172) Anadolu’da yazısız tarihle neolitik tarım uygarlığı dönemi tanrı-anaların egemen olduğu dönemdir. Bu dönem yazıya geçiş ara dönemini ve kısmen yazıyı da içine alır. (CIBIROĞLU, 1996: 54) Tanrıça doğayı bütün canlılığı, verimliliğiyle simgeleyen evrensel bir nitelik taşımaktadır… analık vasfını da yalnız insan alanında değil, doğal ve evrensel bir ilke olarak canlandırır. (ERHAT, 1999: 184) Ana tanrıça gökte, yerde ve yeraltındadır… Doğayla özdeş tutulan tanrı-ana, yeryüzünün evrensel anası ve eşidir. (CIBIROĞLU, 1996: 53, 55) “Çeşitli bölgelerde yapılmış çok sayıdaki yontucuklarda kalın kalça, meme, karın altının bir üçgen biçiminde belirtilmesi gibi motifler analığı ve dişiliği simgelemektedir.” (ERHAT, 1999: 183)

(*) Bu çalışma, 14-30 Haziran 1999 tarihleri arasında Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü tarafından Hatay ilinde düzenlenen halk kültürü alan araştırması sırasında derlenen malzemelerden yararlanılarak gerçekleştirilmiştir. Derlemeler : Samandağı ilçesi Hıdırbey köyü, Antakya ilçesi Şenköy, Yayladağı ilçesi Yeditepe beldesi, Altınözü ilçesi Karsu ve Paslıkaya köyleri, Reyhanlı ilçesi Terzihüyük köyü, Kırıkhan ilçesi Karataş köyü, Dörtyol ilçesi Kuzuculu beldelerinde gerçekleştirilmiştir.

İlgili çalışma, Harran Üniversitesi ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakülteleri ve Harran Üniversitesi Sağlık Yüksek Okulu işbirliği ile 22-24 Ekim 2003 tarihleri arasında Şanlıurfa’da gerçekleştirilen “III. Lokman Hekim Tıp Tarihi ve Folklorik Tıp Günleri” nde sözlü bildiri olarak sunulmuştur.

Tanrı-anadaki bu evrensel analık, doğumda erkeğin rolü keşfedilinceye kadar devam etmiştir. Ufak bir doku parçası olan insan yumurtasının döllenerek küçük bir insan haline dönüşmesi
ilkeller arasında mucize olarak kabul edilmiş, bu olay insanüstü güçlere bağlanmıştır. Artık günümüzde gebeliğin bir dişi tohum hücresi ile bir erkek tohum hücresinin birleşmesinden meydana geldiği bilinmektedir.

Yeni yaşamlar yaratan doğum olayının etrafında birtakım pratikler oluşmuştur. Bu pratikler bize hayatın nasıl algılandığı, konusunda bilgiler de sunmaktadır. Başlığımızda belertildiği üzere bu pratiklerden halk hekimliği alanına girenler ele alınacaktır.

Günümüzde kültürün bütün aşamalarında meydana gelen değişim, doğum olayı ve çevresinde oluşan uygulamalarda da varlığını göstermekte, kapalı kültür ortamı içerisinde oluşan birçok uygulamanın terk edilmesine neden olmaktadır. Söz konusu değişim, doğum olayının bazı aşamalarında hızlı olmakla birlikte, bazı aşamalarında ise daha yavaş olmaktadır.

DOĞUM ÖNCESİ
Doğum öncesi, çocuk sahibi olmaya karar vermeden başlayarak, doğum olayının başladığı dönemdir.

Özellikle geleneksel kesimde evliliğin temel amacı çocuk sahibi olmaktır. Evlilik, çocuk sahibi olmak gibi bir amaca yönelmiştir. İlk çocuk genelde evlilikte cinselliğin ispatlanması olarak da algılanmaktadır. Ayrıca erkekliğin gerçek delili de çocuklardır.

Evlilik çocuğu gerektirmektedir. Bu gereklilik, genç kızın gelin olduğu andan itibaren kendisini hissettirmektedir. Büyüsel nitelikli olan bu uygulamalarla evliliğin gerçek nedeninin çocuk olduğu anlaşılmaktadır. Doğurganlığı sağlamaya yönelik olarak, oğlan evine getirilen gelinin kucağına (Hıdırbey, Paslıkaya, Yeditepe, Karataş, Kuzuculu, Terzihüyük) çocuğunun erkek olması dileği ile erkek çocuğu verilmesi; yatağında erkek çocuğu yuvarlanması (Karsu, Paslıkaya); Süpha (1) gününde gelinin yanında çocuklu bir kadın veya gebe gelinin sağdıç olarak durdurulması (Hıdırbey); yine süpha gününde gelinin duvağının oklava ile bir kız ve bir erkek çocuğuna açtırılması (Hıdırbey, Karataş) uygulamalarına Anadolu’nun diğer illerinde olduğu gibi Hatay’da da rastlamak mümkündür. Bu uygulamalarda çocuklu kadınla veya kız ve erkek çocukla gelinin temas ettirerek onun doğurganlığını etkileyebileceğini düşünmüşlerdir (Sempatik büyü).

Araştırma yapılan köylerde anne babalar çocuklarını evlendirdikten kısa bir süre sonra, torun sahibi olmak isterler. İleride torun sahibi olamama düşüncesi bunun başlıca nedenidir. Hatta gününde olmayan yılında olmaz, tez olmazsa sonra olmaz diyerek düşüncelerini desteklerler.

Evliliğin tamamlayıcısı olarak görüldüğünden önceleri, evliliğin üzerinden çok geçmeden yeni evliler evliliklerinin ilk yılında çocuk sahibi olmakta iken, günümüzde gençler bir iki sene beklemeyi tercih etmektedirler. Ancak evlilik ile çocuk arasındaki ara uzatılırsa çevrenin kendilerinden şüpheleneceği kanaati evli karı koca arasında her zaman mevcuttur. Çocuk sahibi olmamak ocağın kuruması anlamını da içerdiğinden suçlu ve utanç verici durumdan kurtulmak için çocuk yapmak zorundadırlar.

Ana olan bir kadının toplumdaki değeri ve konumu ile olamayan kadınınki arasında fark vardır. Kadının doğurganlığını ispatlaması onun değerini artırıp, aile içindeki yerini sağlamlaştırmaktadır. İş bu kadarla kalmamakta kadının doğuracağı çocuğun cinsiyeti de

(1)Gerdek ertesinde kızın bakire olduğunu etrafa da duyurmak için kadınlar arasında gerçekleştirilen eğlenceli tören.

önem taşımaktadır. Her ne kadar kız ve oğlan çocuğu arasında fark olmadığı, kız çocuğunun daha vefalı, daha iyi olduğu söylense de kadınlar dahi erkek çocuk istemektedirler.

Geçmiş devirlerde 8-10-15 sayıda çocuk sahibi olunurken, günümüzde bu sayı 2-3-4 ile sınırlanmıştır. Gebe kalmanın mümkün olduğu yaşlarda kadınlar adetten kesilinceye kadar çocuk doğururlarmış. Günümüzde ise doğum kontrol yöntemleri yaygın olduğundan çocuk sayısında bir sınırlama vardır.

Beklenen süre içinde çocuk olmuyor ise tedaviye önce kadından başlanır. Günümüzde genellikle kadınlar doktora gitmeyi tercih etmekte, ancak köy ebelerine de baktırılmaktadır. Yine konumuz gereği halk hekimliği alanına giren tedavi yöntemlerinden bahsedilecektir. Çocuğu olmayan kadınlara kısır, gısır, kuru; erkeğe ise kısır adları verilir. Geleneksel yapıda olduğu gibi araştırma yapılan köylerde de kadının çocuğunun olmadığı durumlarda geçmiş dönemlerde erkekler kadının üzerine ikinci kere evlenir, kadının ise böyle bir hakkı yoktur.

GEBE KALMAK İÇİN ÇARELER:
Eğitim durumunun yanında, ekonomik şartların da hastalıklara karşı olan tutumu etkilediği görülmektedir. Ayrıca şehirle temas, iletişim ve ulaşım araçlarının yoğun kullanımı da halkın modern tıbba yaklaşımını kolaylaştırmaktadır. Bu eğilim, özellikle gençler arasında daha kuvvetli olarak görülmektedir. Buna rağmen okumuş veya okumamış, zengin veya fakir olsun, halkın bir kısmı hala belirli hastalık tiplerinde modern tıbbın dışındaki metotlara başvurmaktadırlar. (SANTUR, A.)

Çocuğu olmayan kadınların başvurduğu halk hekimliği alanına giren tedavi yöntemlerini yöreden elde edilen bilgiler ışığında beş başlıkta inceleyebiliriz:

1- Kadının Fiziksel Bozukluğunun Düzeltilmesine Yönelik Tedavi:

Doğum, gebelikten korunma, kürtaj gibi kadının üreme döngüsünün çeşitli yönleri çoğu kültürde ve tarihin büyük bir bölümünde kadınların denetiminde olmuştur. Yani üreme yetisi, kadınlara özgü ve kadınlık rolünün bir parçası sayılmıştır. Üreme üzerindeki bu denetim çoğunlukla gizlidir. Kadınlar arası karşılıklı yardımlaşma sistemi içinde ve kuşaktan kuşağa bilgi ve deneyim aktarımıyla işlerlik kazanır. (EHZENREICH 1992)

Araştırma yapılan köylerde doğumlar yakın bir geçmişe kadar köy ebesi, aralık ebesi, göbek ebesi olarak adlandırılan ehliyetsiz, bu işi büyüklerinden gördükleri şekilde gerçekleştiren kadınlar tarafından yapılıyormuş. Her ne kadar günümüzde yapılmadığı söylense de konuşmalarımız arasında ikinci, üçüncü doğumu olan, hali vakti yerinde olmayan kadınların doğumlarının hala yapıldığı tespit edilmiştir.

Ebeler büyüklerinden gördüğü şekilde ve tamamen geleneksel usullerle kadını muayene eder.

Kadının karnının üstünden kasık damarı (Karataş), çocuk damarı (Kuzuculu), döl evi damarı (Paslıkaya), rahim damarı (Şenköy) olarak adlandırdıkları damarların atıp atmadığını kontrol eder. Böylece kadının çocuğunun olup olmayacağını anlamaya çalışır.

Damarları çok ince (Hıdırbey, Paslıkaya) karnı taş gibi (Karsu) ise, döl evi damarları çalışmıyor (Paslıkaya) rahmi sert (Kuzuculu), yüksekte, dar (Paslıkaya), küçük (Şenköy), ve büzük (Şenköy) ise kadın hiç çocuk sahibi olamayacak yorumu yapılır.

Damarı eğri, rahim aşağıda (Hıdırbey), veya yukarda ise (Kuzuculu), rahim ağzı kapalı (Karataş) dönükse (Paslıkaya), erkek yatağına yapışıksa (Şenköy) damarları üst üste ise (Kuzuculu) kadın çocuk sahibi olabilecektir yorumu yapılır. Bundan başka soğuklamadan dolayı rahmi şişen kadınların (Hıdırbey, Paslıkaya, Şenköy) da soğuklama tedavisinden sonra çocuğunun olacağı ifade edilmektedir. Şenköy’de kadının ve kocasının sigara içmesinden dolayı duman damarı olarak adlandırılan damarın rahme yapışık olması nedeniyle çocuk sahibi olamadıkları, tedaviden sonra bu durumun iyileştirilebildiği ifade edilmektedir.

Bu başlık altında ele aldığımız tedavide kasık damarlarının çekilip düzeltilmesi, rahim ağzının açılması söz konusudur, bu tedavi bitkisel bir takım ilaçlarla da desteklenebilmektedir.

Muayeneden sonra ebe, kadının çocuğunun olabileceğine kanaat getirirse, kendi yöntemi ile damarı düzeltmeye çalışır. Karataş köyündeki ebe, evlendiği zaman 6 sene çocuğunun olmadığını, farklı köylerde bulunan ebelerin kendisini tedavi ettiklerini anlatarak bu yöntemlerden örnek vermiştir. Kadının hastalığının kesildiği gün çekme işlemi yapılır. Bu işlem 1-2 gün veya 3 gün sürer. Sağda ve solda bulunan kasık damarları karnın üstünden aşağıdan yukarıya doğru çekilir. Böylece eğri damarlar düzelir, kadın gebe kalır. Rahim ağzı kapalılığında da şiş ile açılması gerekir.

Hıdırbey köyündeki ebe, kadının karnını zeyt ve sabun ile ovalar. Karnının üstünden eğri damarı ovalayarak çeke çeke düzeltir. Karnını yukarı çekip, bezle karnının altından bağlar. Rahmi yukarı çeker.

Yeditepe Beldesinde ebelik yapan kaynak kişimiz görümcesinin yaptığı tedaviyi şöyle anlatmaktadır: Çocuğu olmayan kadınların karnını zeytle ovardı. Sabahtan aç karnına üç gün üst üste ovalar, kadın Allah’tan gebe kalırdı.

Kuzuculu köyündeki kaynak kişimiz de kaynanasından öğrendiği tedavi şeklini şu şekilde anlatmaktadır. Kadın baş aşağı ağaca asılır. Damarı doğrultulur, sağ eli ile sol ayağını, sol eli ile sağ ayağını birleştirilir, silkelenir.

2-Bitki Kökenli İlaçlarla Yapılan Tedavi:

Anadolu’da bitkilerle tedavi çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Anadolu’daki değişik uygarlıkların bitkilerle tedaviye ilişkin bilgilerin mevcut olduğu da bilinmektedir… Bitkiler, insanları etkileyici üstün güçler taşıdığına inanılan toprak ürünleridir. Bir yarayı veya bir hastalığı iyileştiren bir bitki diğerlerinden daha çok mana (doğaüstü güç) taşıyıcıdır. (SANTUR)

Doğayla iç içe yaşayan bütün toplumlar karşılaştıkları sorunları çözmek için yine doğaya başvururlar. Doğa kaynaklarından yararlanmanın en fazla olduğu alanlardan biri ise sağlık sorunlarıyla ilgi olanıdır. Tarih içinde çeşitli ekonomiler meydana gelmiştir. Avcı-toplayıcı, tarım ve sanayi toplumları. Bu toplumların sahip oldukları kültürleri içinde yaşadıkları doğal çevrenin özelliklerini yansıtırlar. Avcı- toplayıcı ve tarım dönemlerinde kadınlar sebzeleri toplama kadar onları yetiştirmenin de gerekliliğini kavramışlar, toprağa değer kazandırmışlar ve ona sahip olmuşlardır. “Bitki toplayıcılığından, bitki yetiştiriciliğe geçişi kadınlar sağlamışlardır.” (CIBIROĞLU, 1996: 61)

Kadınların toprağın işlenmesi, yenecek bitki ve köklerin aranması yönündeki etkinlikleri, onların ilkel insanlar arasında olağanüstü yaygın olan bitkibilimsel alanda uzmanlaşmasına yol açtı. Otlardaki maddeleri ilk onlar tanıdı, dolayısıyla ilk hekimler kadındı (REED, 1994: 152). Günümüzde özellikle bitkilerle tedavide kadınların önemli rol oynaması geçmişten gelen bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bitkilerle tedavi, insan sağaltmasında doğayla uyumun gerekliliğini kavrayan ilk insandan, toplum ve yaşam süzgecinden geçerek günümüze dek ulaşmıştır. Eskiçağ insanı doğada bulduğu ottan yaptığı ilacın özünde saklı tanrısal gücün ilaçlarla kendi bünyelerine girdiği kanısındaydı. İlaç yapımında kullanılmış olan bu bitkiler zaman içerisinde denenmiş, yararı saptanmıştır. Kutsal olarak kabul edilmesinin kökeninde de insan için yararlı olması özelliği saklıdır. Bu düşünce artık günümüz insanı tarafından unutulmuş, ancak bitki kullanma geleneği unutulmamış, özü aynı kalmış, sadece yorumu değişmiştir.

Bitki kökenli ilaçlarla yapılan tedavi, kadınların toplanan çeşitli bitkilerin buğusuna oturması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Soğuklaması olan kadınlara yapılan tedavi şekli olduğu ifade edilmektedir. Aşağıda verilen tedavi şekillerinin bir kısmı geçmişte uygulanmakta olup, bir kısmı günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Araştırma yöresinde bitkilerle yapılan tedavi: Portakal dalı, çakır otu ve bulunabilen bütün bitkiler toplanıp kaynatılır. Kaynatılmış suya, vücudu yakmayacak şekilde soğutulduktan sonra çocuğu olmayan kadın, göbek hizasına kadar girer. Buğu üç gün yapılır. Bundan sonra bir kere daha kadının damarları çekilir (Karataş) Bu tedavi şekli kaynak kişimize evlendiği yıllarda uygulanmış olup, günümüzde yapılmamaktadır. Bakdeniz (Maydanoz) kaynatılıp buğusuna oturulur (Karataş, Karsu) Günümüzde de uygulanan bir tedavidir. Maydanoza benzeyen, su kenarlarında yetişen ot, kazanda kaynatılır, ağzı hamurla kapatılır, kadın buğusuna oturur (Şenköy) Kaynak kişimizin annesi tarafından uygulanan ve günümüzde geçerliliği olmayan bir tedavi şekli. Geçmiş devirlerde, dağdan ne kadar yeşil ot varsa toplanır, kaynatılır kadın buğusuna oturtulurdu. (Yeditepe)

3-Hayvan Kökenli İlaçlarla Yapılan Tedavi:

Eskiçağlarda bitki ve ağaçların yanında hayvanlar da kutsal kabul edilmiş, onlardan da ilaç yapımında kullanılmıştır. Tıpkı bitkilerde olduğu gibi, insanların tedavisinde yararı görüldüğü için, bazı hayvanlar da kutsal kabul edilmiştir.

Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlara uygulanan tedavilerde hayvansal ürünlere de rastlanmaktadır. Bu tür uygulamalarla hayvansal ürünlerde var olduğu kabul edilen mistik güçlerin kadınlara çocuk yapabilme özelliğini geçireceğine inanılmaktadır. Tespit edilen tedavi şekilleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Süt buğusuna oturtulur (Karsu, Kuzuculu)

Hem hayvansal ürün, hem de bitkilerin birlikte kullanıldığı ilaçlar da mevcuttur.

Yarım kilo süt kaynatılır, içine maydanoz konur, kadın buğusuna oturtulur (Karataş). Maydanoz (bakdenoz) ile koyunun kuyruk yağı ince ince kıyılır, pişirilir. Yüne sarılıp rahme yerleştirilir (Paslıkaya). Küçük soğanın ortası (cücüğü) çıkarılır, içi delinerek kuyruk yağı konur, ağzı hamurla sıvanıp sıcak küle gömülür. Soğuduktan sonra rahme yerleştirilir (Karsu) Geçmişte yapılmış olan tedavidir. İki kilo süt, iki kilo su ve bir kilo yeşil mercimek kaynatılıp kadın buğusuna oturtulur (Şenköy) Geçmişte yapılmış olan tedavidir.

4-Madensel Kökenli İlaçlarla Yapılan Tedavi:

Bitkilerin ve hayvanların dışında kadınları hamama götürme, sıcak su buğusuna oturtma şeklinde karşımıza çıkan bu tedavi şeklinin temelinde İslam öncesi kültlerden su kültünün, suların kutsal sayıldığı dönemlerden kalma inançların izleri saklıdır.

Hamama gidilir (Hıdırbey), kadın sıcak su buğusuna oturtulur (Hıdırbey, Yeditepe), karnının üstüne sıcak kiremit konur (Hıdırbey).

5-Dinsel – Büyüsel Yolla Yapılan Tedavi:

Bu grupta yer alan uygulamalar insanların kültürlerinden kaynaklanan uygulamalardır. Bunlar dinde yeri olmayıp, edilen dualar yardımıyla dini kisveye büründürülen uygulamalardır. Özellikle ziyaretler etrafından gelişen uygulamalar atalar kültünün izlerini taşımaktadır.

Çocuğu olmayan kadın, doğum sancısı çeken kadının çocuğu baş verdiği sırada elinden buğdayı diliyle yer (Hıdırbey). Şıh Hıdır ziyaretine giderler. Oradaki mezarın başında okuyup, yarım saat yatıp uyurlar. Uyuyunca Allah tarafından rüyasına çocuğunun olup olmayacağı görünürmüş (Hıdırbey). Ziyaretlere giderler.Mezarın etrafı dolaşılır, ağaca bez bağlanır, adak adanır, çocuk olduktan sonra götürülüp kesilir (Karataş, Kuzuculu). Antakya’da Hammecer Camisine gidilir, namazlağ veya halı adanır (Paslıkaya). Şeyh Ahmet Kuseyri Ziyaretine gidilir. Oradaki delikli taşa elin küçük parmağı sokulur. Kadının çocuğu olacaksa küçük parmağı ile taşı kaldırır, olmayacaksa taş kalkmaz (Şenköy) Mersin taraflarına ziyarete gidilir. Ziyarete bez bağlanır, dua edilir, adak adanır. Çocuk olduktan sonra adak götürülüp kesilir (Terzihüyük).

Buraya kadar olan bölümlerde kadınlara yönelik tedavilerden bahsedilmiştir. (Geleneksel kesimde daha çok kadına yönelik tedaviler ön plandadır) Kadınlara yapılan tedaviden sonuç alınamıyorsa erkeğin doktora gitmesi gerekir. Bazı köy ebeleri çocuk erkekten olmuyorsa bunu anlamanın yöntemini kadınlara söylediklerini ifade etmektedirler. Hıdırbey ve Şenköy’deki ebeler erkeğin menisinin su gibi akıcı olması durumunda o erkeğin çocuk sahibi olamayacaklarını ifade etmektedirler.

GEBELİKTEN KORUNMA ÇARELERİ:

Çocuğun Allah vergisi olarak kabul edilmesi, korunma yöntemlerinin bilinmemesi gibi nedenlerle yörede önceleri çocuk sayısında bir sınırlamaya gidilmemiştir. Günümüzde hayat şartlarının zorlaşması insanların bakabilecekleri sayıda çocuk sahibi olmalarını getirmiştir. Artık modern tıbbın imkânlarından yararlanan evli çiftler doğum kontrol yöntemlerini kullanmaktadırlar. Bu yöntemler de tespit edildiği kadarıyla kadınlara yöneliktir. Doğum kontrol hapları veya spiral gençler arasında yaygındır. Geçmiş devirlerde doğum kontrol yöntemleri bilinmemekte, düşük yapma yöntemi ile çocuğun doğması engellenmeye çalışılmaktaydı.

Düşük deyiminden, çocuğun ana rahmi dışında yaşayamayacak bir dönemde, yani yedinci aydan önce dünyaya gelmesi anlaşılır. Tıbben düşüğün maksatlı olarak yapılmasına cinai düşük (amortus criminalis), kanuna uygun olarak ve annenin hayatını kurtarmak amacıyla yapılmasına tıbbi tahliye (abortus medicalis) adları verilir… Bir de kendiliğinden olan düşükler vardır… düşükler genellikle iki veya üçüncü aylarda görülür… Böylece iyi gelişememiş bir embriyon zamanında yok edilmektedir. Bu özellikle hamileliğin ilk haftalarında olan düşükler için böyledir. (HUGHES 1992)

Araştırma bölgemizde geçmiş dönemlerde kendiliğinden olan düşükler yanında tıbben cinai düşük olarak da adlandırılan düşük olayları tespit edilmiştir.

Ağır kaldırılır (Karataş, Kuzuculu, Terzihüyük, Yeditepe), gripin içilir (Karsu) yüksekten atlanır (Paslıkaya,) kadının karnına havanla şişe vurulur (Paslıkaya), rahme tavuk teleği (Paslıkaya), kibrit çöpü konur (Paslıkaya), asmalarda bulunan asma saçı olarak adlandırılan bitki (Şenköy), gelin mumu, günebakan çiçeklerinin damarları rahme konur (Şenköy). Bilinçsizce gerçekleştirilen ve sağlığı tehlikeye sokan bu uygulamalar neticesinde birçok kadının sakat kaldığı ve hayatını kaybettiği ifade edilmiştir.

Bugün bu yöntemlere başvurulmamaktadır. Düşüğün belirtisi kanamadır. Bazı kadınlar düşüklerini çok çalışmaya veya çeşitli kazalara bağlarlar. Bu konuda kadından kadına farklılıklar görüldüğü, ağır kaldırmanın bazı kadınlarda etkisini göstermediği ifade edilmektedir.

Kendiliğinden gerçekleşen düşükler yörede, kadının rahminin bol olması, belinin gevşek olması, kordonlarının gevşek olması veya korku gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır şeklinde ifade edilmekte, düşüğü önlemek için şu yöntemlere başvurulmaktadır:

Cuma günü kadın camiye götürülür. Camiden ilk çıkan kişiye kadının beline dolanan ip üzerine kilit kilitlettirilir. (Hıdırbey, Karataş, Karsu, Paslıkaya, Şenköy, Terzihüyük) İp ya kadının belinde kalır (Hıdırbey), veya çıkarılıp sandığa konur (Karataş) kilit ise bir yere asılır. Kadının doğum sancıları başlayınca belindeki ip çıkarılır (Hıdırbey), kilit de açılır (Derleme yapılan bütün köyler) Kilitli kalırsa kadın ve çocuk ölür. Kadın korktuğu için düşük yaptığına olan inançtan dolayı, hocalara gidilip hicap (muska) yazdırılır. (Karataş, Paslıkaya, Terzihüyük) Kadın muskayı belinde veya omzunda taşır. Ziyarete gidip adak adarlar (Şenköy, Yeditepe).

Düğümle ilgili uygulamalara insanların bazı kritik dönemlerinde (çocuk doğurma, evlilik, ölüm) koruyucu bir yöntem olarak rastlamak mümkündür. Kadının beline kilit kilitlenmesi büyüsel bir işlemdir. Böylece kadının düşük yapması engellenmiş olur. Çözülmesi ile de doğum kolaylaşır. Düğümler ve bağlar büyülemekte ve aynı zamanda büyüye karşı korumaktadırlar. (ELİADE, 1992 : 117)

GEBELİĞİN BAŞLANGICI:

Araştırma bölgemizde çocuk bekleyen kadına gebe, hamile, yüklü isimleri verilmektedir. Gebe kadın ve çevresindekiler adet ve inanmaların baskısı altındadır. Amaç sağlam ve güzel çocuk dünyaya getirmek; çocuğun cinsiyetini anlamak; çocuk ve gebe kadını doğuma hazırlamaktır.

Gebe kadın, normal durum dışında toplumun değer yargılarına göre yeni bir statü kazanır. Hayatı, gebelik devresinden geçip, normal hayat şartlarına dönünceye kadar toplumun inanç ve tabu düzenlerine göre tahdit edilmiştir. (TÜRKDOĞAN 1992)

Bilimsel olarak gebeliğin süresi döllenmeden (aşılanma) itibaren dokuz buçuk ay yani 38 hafta veya 266 gün olarak kabul edilmektedir. Yine de bu rakamlar kesin değildir. Gebeliklerin % 50”sinde doğum bir hafta önce veya sonra olmaktadır. (HUGHES 1992) Araştırma bölgemizde gebelik süresi ana halinden kesilme ile başlamakta, dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sürmektedir şeklinde tanımlanmaktadır. Bu zamanı doldurmadan yedi aylık doğan çocuklar “yeddi aylık, noksan, eksik” olarak adlandırılmaktadır. Tıbben yanlış kabul edilen sekiz aylık çocukların yaşamayacağı, yedi aylık çocuğun ise yaşayacağı inancı burada da kabul görmektedir.

Gebelik kadının hissettikleri, doktorun bulguları ve laboratuar bulguları ile anlaşılmaktadır. Ancak araştırma bölgemizde kadınların gebe olup olmadıklarını anlamak için doktora başvurma yerine köy ebelerine başvurdukları tespit edilmiştir.

Kadının gebe kalmasının ilk belirtisi ana halinden (aybaşı) kesilmesidir. Ay halinin üzerinden on-on beş gün geçerse kadın hamile kaldığını anlar. Kadının hissettiği diğer belirtiler: Mide bulantısı, baş dönmesi, iştahsızlık, ağzının tadının değişmesi, uyku hali, canının yiyecek istemesi. Sayılan bu belirtilerin gebe kalan kadınların hepsinde görülmediği de ifade edilmektedir.

Geleneksel kesimde doktorların yerini alan köy ebelerinin hamilelik belirlemesi şu şekilde olmaktadır: Ebeler, kadının kasığının üstüne bakarak gebe olup olmadığını anladıklarını söylemektedirler. Kadının çatı kemiğinin altında küçük bir kabartı olması (Kuzuculu), çocuk yoksa döl evinin boş olması (Paslıkaya), ufak bir damarın hızlı hızlı atması (Şenköy) hamilelik belirtileri olarak sıralanmaktadır.

Aşerme: Kadının canının alışılmışın dışında yiyecek istemesine halk arasında aşerme, aşyerme, aşverme adları verilmektedir. Aşerme hamileliğin belirtilerindendir. Yörede bu dönemin süresi, gebeliğin ilk aylarında başlayıp, çocuğun canlandığının kabul edildiği dört-beş ay olarak tanımlanmaktadır.

Bu dönemde, kadının canının istediği yiyecekleri bulup yemesi gerektiğine dair bir inanç vardır. Kadının canının istediği eline geçmez, kadın da bir yerine ellerse orada istediği yiyeceğin şekli çıkar (Hıdırbey, Paslıkaya, Şenköy, Terzihüyük, Yeditepe). Kadın istediği yiyecekleri yerse gözü açılır (Karataş), yiyemezse çocuk zayıf olur (Şenköy) inancı vardır.

Konuyla ilgili şu örnek olaylar ilgi çekicidir:

“Ben kızımın birinde aşyeriyom, kadın kahve kavuruyor, canım çekti, ben de utandığımdan isteyemedim elimi Şöyle ettim (göğsünü kaşımış) çocuk doğdu, burada bir kahve, ortası yarık. İne ine memeye indi, birkaç çocuk doğurduğundan gitti” (Şenköy)

“Birisini ben gördüm, erig istemiş, Şu siyah eriglerden. Gözünü öfelemiş,inan ki gözünü kaplayık gözün üzerinde. Dediler anası erig isteyik, gısmet olmayık gözünü gaşıyık” (Terzihüyük)

Bilimsel olarak anne ile çocuk arasında sinirsel bağlantı yoktur; diğer bir deyimle iyi veya kötü izlenimlerin anneden çocuğa geçmesini sağlayacak bir yol yoktur. Çocukların fiziksel özellikleri kromozomlarla ilgilidir. Dışarıdan hiçbir etki bunları değiştiremez. Ancak halk arasındaki yaygın inanışa göre çocuğun karında canlandığı dönemde annenin karşılaşmış olduğu dış etkiler çocuğu da etkileyecektir. Bu nedenle:

Tavşan yedirmezler ki dudağı yirik olmasın (Hıdırbey). Kadın yılana baktırılmaz, çocukta yılancık çıkacağına inanılır (Karsu, Paslıkaya, Terzihüyük). Kadın çirkin insanların karşısında tükürür (Hıdırbey). Televizyondaki çirkin yaratıklara baktırılmaz (Karsu, Terzihüyük), çirkin (Kuzuculu ,Terzihüyük, Yeditepe), özürlü (Şenköy) insanlara baktırılmaz.

Elma yerse çocuk kırmızı yanaklı olur (Hıdırbey, Paslıkaya, Şenköy, Terzihüyük). Süt içer ki beyaz çocuğu olsun (Hıdırbey). Kadın güzel insanlara bakıp yutkunursa çocuğu güzel olur (Hıdırbey, Karataş, Paslıkaya, Şenköy,) aya bakarak ayva yerse çocuk hem güzel, hem de ay gibi parlak olur (Karsu) aya, güneşe baktırılır (Paslıkaya), tatlı nar yer (Şenköy). Gökyüzüne bakıp yutkunursa mavi gözlü çocuk doğurur (Şenköy).

Kadınlar, yukarıda sayılan davranışları uygulamaktan kaçınırlar. Büyüsel özlü bu uygulamalarda da kadının yukarıda sayılan objelerle karşılaşması çocuğunun fiziki durumunu etkileyecektir inancı yaygındır. Konuyla ilgili aşağıda verilen örnek olay ilgi çekicidir:

“Gebe gadın inek sağarken davşanlar yanına giderdi. O gadın da o zaman ağzı datsız o davşana bakor. Davşan da çok beyaz,gözleri de boncuk gibi oynor. Gadın o davşana baka baka doğum etti. Aynı davşanın gözü gibi, gözünün bebeği oynor, çocuk beyaz. İşaret verdi Allah-u tala” (Terzihüyük)

Çocuğun Canlanması: Çocuğun ilk hareketleri tıbben, yaklaşık olarak beşinci ayın sonlarına doğru karnın alt tarafında hafif bir seğirme şeklinde hissedilmektedir. Yörede çocuğun ana karnında dört buçuk ay cansız, dört buçuk ay canlı olduğuna inanılmaktadır. Gebeliğin belli bir döneminde çocuğun birden canlanıverdiği sanılmaktadır. Dölyatağı içinde yeni bir hayatın oluşumunun ilk belirtisi, annenin bebeğin oynadığını duymasıdır. Bu kanıya göre de çocuk hareketleri hissedilmeye başladığı andan itibaren yaşamaya başlamaktadır. Buna göre oğlan çocuğu dört ayda, kız çocuğu ise dört buçuk ayda canlanmaktadır. Ancak tıbben çocuğun döllenme (aşılanma) anında yaşamaya başlayan canlı bir organizma olduğu ispatlanmış durumdadır.

Çocuğun ana karnında canlanmasında da kız ve erkek çocuğu arasında fark olduğu inancı araştırma bölgemizde de bulunmaktadır. Oysa gelişim süreci açısından tıbben böyle bir durum söz konusu olmamaktadır.

“Oğlan çocuk tez canlanır. İki ayın içinde canlanırmış. Kurbağa kimi oluyor kırk günde. Oğlan çocuğu tez halk oluyor, gözü, parmakları iplik kimi oluyor, her şeyi belli oluyor. Allah”ın emriyle hepsi 40 günde tamamlanırmış. Kız çocuğu yumruk gibi, 2 aylık gene halk olmuyor.” (Paslıkaya)

“Oğlan çocuğu kırk günde seğirmeye başlar. Makası göbeğinin üstüne koy dinle. Kız çocuğu iki ay biter başlar seğirmeye” (Şenköy)

“Kırk günlük erkek çocuk zambır arısı gibi, tekerek bir sulukluğun içinde arı gibi kımıldar. Kız çocuğun da 2.5 aylığı yumruk gibidir. Yüzü gözü belli olmaz. Oğlan çocuğunun kırk günlüğü belli olurmuş “ (Karataş)

Cinsiyet Tayini: Kadının çocuk sahibi olması ne kadar önemliyse erkek çocuk sahibi olması da o kadar önemlidir. “Erkek cinsiyetini belirleyen “Y” kromozomlu bir spermatozoid tarafından aşılanan yumurtadan erkek çocuk; “X” kromozomlu bir spermatozoid tarafından aşılanan yumurtadan ise kız çocuk doğmaktadır. Demek oluyor ki, doğacak olan çocuğun cinsiyeti aşılanma (döllenme) sırasında kesinleşmekte ve bu da yumurtaya giren spermatozoidin taşıdığı cinsiyet kromozomunun çeşidine göre olmaktadır… Erkek doğurtan “Y” ve kız doğurtan “X” kromozomlarını taşıyan spermatozoidlerin adedi eşit olduğuna göre, doğacak çocuğun oğlan ya da kız olması şansı hemen hemen aynı olup, tamamen rastlantıya bağlıdır.” (HUGHES 1992)

Doğacak çocuğun cinsiyeti çok önemli olduğundan araştırma bölgesinde gebeliğin ilk aylarından itibaren çocuğun cinsiyetinin anlaşılması için çeşitli yorumların yapılması kaçınılmazdır.

Kadının oğlu olacaksa: Oğlan çocuğu sağ tarafta, uzun, enine durur (Hıdırbey, Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Şenköy), göğüsün altındadır (Paslıkaya) kadının göğsü morlaşır (Şenköy), hareketlidir (Paslıkaya, Yeditepe), hareket etmez (Hıdırbey), kadının yüzü güzelleşir (Hıdırbey, Paslıkaya, Yeditepe),yüzü çirkinleşir (Karataş, Karsu), kadın tatlıya (Hıdırbey, Karsu, Terzihüyük), ekşiye (Kuzuculu, Yeditepe) aşyerer, kadın hareketli olur (Hıdırbey, Kuzuculu, Paslıkaya, Terzihüyük, Yeditepe) kadının karnı önde (Paslıkaya), sivri (Şenköy), topludur (Yeditepe), kadın zayıflar, hasta olur (Terzihüyük), doğum anında oğlanın sancısı çok olmaz (Hıdırbey), belden gelir (Karataş), geç gelir (Yeditepe), yüzüstü doğar (Karsu, Paslıkaya), sırtüstü doğar (Şenköy), doğumu kolay olur (Kuzuculu, Paslıkaya).

Ataerkil bir toplumun özelliği doğumun bu safhasında da varlığını göstermekte, iyi olarak tarif edilebilecek bütün özellikler oğlan çocuğunun varlığına yorulmakta; bütün olumsuz özellikler aşağıda da belirtildiği gibi kız çocuğuna mal edilmektedir.
Kadının kızı olacaksa: kız çocuğu sol tarafta, yumruk gibidir (Hıdırbey, Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Şenköy), karında hareketlidir (Hıdırbey), çocuk kasıkta (Paslıkaya), göbekten aşağıda durur (Yeditepe), kadının yüzü çirkinleşir (Hıdırbey, Paslıkaya, Yeditepe, yüzü güzelleşir (Karataş, Şenköy, Terzihüyük), ekşi yiyeceklere (Hıdırbey), tatlı yiyeceklere (Yeditepe) acı yiyeceklere (Terzihüyük) aşyerer, göğsü siyahlaşır (Karsu, Paslıkaya, Yeditepe), hareketleri ağırlaşır (Hıdırbey, Paslıkaya, Terzihüyük, Yeditepe), karnı yassılaşır (Kuzuculu, Paslıkaya), kalçaları büyür (Şenköy, Yeditepe), vücudu genişler (Terzihüyük), doğum anında kızın sancısı çok (Hıdırbey), az olur (Şenköy), sancısı kasıktan gelir (Karataş), sırt üstü doğar (Karsu, Paslıkaya).

Yukarıda sayılan belirtiler kadının fiziki görüntüsü, aşerme dönemi ve hareketlerinden yola çıkarılarak yapılan yorumlardır. Bunlardan başka cinsiyet belirlemenin başka yöntemleri de vardır. Birincisi kadının rüyasında gördeklerine göre yapılan yorumlardır.

Rüyada balık görmek oğlana (Karataş, Karsu), yemiş görmek kıza (Karsu) yorulur. Ata binerken görülürse oğlan, attan düşmüş görülürse kız olur (Paslıkaya), büyük insanlar evin üstüne bayrak dikerse oğlan olur (Şenköy), kadının üstüne sedef düğme dikilirse kız olur (Şenköy). Rüyada kız çocuğu emzirmek oğlana, oğlan çocuğu emzirmek kıza yorulur (Terzihüyük).

Etrafta bulunanlar da kadının bahtına kızı mı, oğlu mu olacak onu sınamak için birtakım uygulamalar geliştirmişlerdir:

Koyun kellesi kadının bahtına ayrılır. Kadının kızı olacaksa kelle saçlı, oğlu olacaksa da kelle kel çıkar (Hıdırbey). Kadının başına haberi olmadan tuz atılır. Kadın kafasını kaşırsa oğlu, kalçasına ellerse kızı olur (Kuzuculu). Çocuğa dikilen elbise yere atılır. Kadının kızı olacaksa elbise yüz üstü, oğlu olacaksa arkası üstü düşer (Paslıkaya). Kibrit kutusu atılır. Kutunun üstü gelirse oğlan, altı gelirse kız yorumu yapılır (Paslıkaya). Çocuğa dikilen elbisenin yakası oyulmadan kadının başına konur. Kapıdan ilk gelenin cinsiyetine göre yorum yapılır (Terzihüyük, Yeditepe). Dağdan getirilen kırmızı topak topak olan bir ot ocağın üstüne atılır. Ot ocakta patlarsa oğlan, patlamaz sönerse kız olacağı yorumu yapılır (Yeditepe).

Yine bilimsel olarak hiçbir geçerliliği olmayan, ancak yıllardır yapılan ve sonuç alındığı söylenilen bir başka uygulama da çocuğun cinsiyetinin değiştirilmesine yönelik olanlardır.

Doğan çocuk kızsa, bundan sonraki oğlan olsun diye doğan çocuğun göbeğini yukarı tarafı doğru yatırılır (Hıdırbey). Eğer çocuk kızsa çocuğun eşini bir parça çevrilir (Hıdırbey, Şenköy).

DOĞUM SIRASI:

Araştırma yapılan Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Terzihüyük ve Yeditepe köylerinde sağlık ocağı vardır. Diğer köylere ise ebeler kontrol için uğramaktadırlar. Günümüzde doğum için daha çok ilçe merkezleri seçilmektedir. Ancak geç saatlerde gerçekleşen doğumlarda köy ebeleri doğum yaptırmaktadır. Ancak kadının ilk doğumu ise onlar da kadını ilçeye göndermektedir.

Önceleri köyde gerçekleşen doğum şu şekilde yapılmaktaydı:

Kadının sancılarının başlaması doğum anının geldiğinin habercisidir. Bu durumda hemen köy ebesine haber gönderilir. Ebe önce kadını yatırıp, doğum zamanını belirlemek için muayene eder.

Bazen yalancı doğum sancıları olarak da adlandırılan sancılar yanılgıya sebebiyet vermektedir. Kadının sancısı sürekliyse, şiddetlenme yerine gittikçe hafiflemekteyse, sancılar düzensizse bu gerçek doğum sancısı değildir (Karsu) Ebe üstten bakarak veya işaret parmağı ile aşağıdan muayene eder. Çocuğun başı yukarıdaysa daha doğuma çok zaman var demektir (Hıdırbey, Şenköy), sancılar sık sık geliyorsa 3 dakika, 5 dakikaya inmişse (Karataş, Karsu, Terzihüyük), zeyt (zeytinyağı) sürerek, sol elinin işaret parmağı ile kontrol ettiğinde çocuğun başı eline değiyorsa (Kuzuculu, Paslıkaya, Yeditepe), çocuğun başı rahmin üzerine inmişse (Karsu, Şenköy), rahim ağzı açılmışsa (Hıdırbey, Kuzuculu, Paslıkaya), kadının göğüs altı boşalmışsa (Hıdırbey, Paslıkaya), çocuk kasığa inmişse (Şenköy), başsuyu gelmişse (Hıdırbey, Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Şenköy, Terzihüyük, Yeditepe) doğum başlıyor demektir.

Ebeler doğuma başlamadan önce birtakım tedbirler alırlar, doğumun kolay olmasını sağlamaya yönelik olanlar en önemlisidir. Kadın odada dolaştırılır (Hıdırbey, Karataş, Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Şenköy, Terzihüyük, Yeditepe), kilitli yerler açılır (Hıdırbey), saç bağları çözülür (Hıdırbey, Karsu, Terzihüyük), düğmeleri çözülür (Paslıkaya), çocuk kadının kalçalarına dayanmışsa yatırılıp sallanır, sırta alınır, ayaklarından tutulup sallanır (Hıdırbey), çocuk kımıldasın (Karsu, Kuzuculu) eğriyse düzelsin (Şenköy), dönsün (Paslıkaya), sancı gelsin (Terzihüyük) diye yatırılıp üç kere (Terzihüyük, Yeditepe) sallanır, aniden ayağa kaldırılır (Paslıkaya), Hamaylı bismillah denilerek kadının önüne konur (Şenköy). Doğum çabuk olsun diye hocalara, şıhlara okutulan su içirilir (Terzihüyük). Hac’dan gelen Fatma Anamızın Eli otu su dolu bardağın içine konur, o ot açılır böylece kadının rahmi de açılır, sonra su kadına içirilir (Terzihüyük).

Düğümle ilgili uygulamalara insanların bazı kritik dönemlerinde (çocuk doğurma, evlilik, ölüm) koruyucu bir yöntem olarak rastlamak mümkündür. Düğümler ve bağlar büyülemekte ve aynı zamanda büyüye karşı korumaktadırlar. (ELİADE, 1992: 117) Düğümlerin çözülmesiyle kişi özgür kalmaktadır. Kilitli yerlerin açılması, saçın çözülmesiyle çocuğu anne karnından bırakmayan bağların çözülmesi sağlanacaktır (ACIPAYAMLI, 1974: 101) Burada da su ile ilgili uygulamalar göze çarpmakta suyun akıcılığı kadına geçirilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca okunan dualar, su yoluyla kadına geçmekte, kadına yardım edilmeye çalışılmaktadır.

Ana-Tanrıça geçmiş dönemlerde doğum anında kadınların yardımcısıdır. Fadime Ana da İslamiyet’in etkisiyle doğum anında yardımcı olan bir güçtür.

Alınan bu tedbirlere rağmen bazı kadınların doğumları daha zor olmaktadır. Bu durumda da aşağıda belirtilen tedbirlere başvurulmaktadır: Beyaz bir kaba ayetler yazılıp kadına o kaptan su içirilir (Karsu,Paslıkaya,Kuzuculu, Şenköy). Hac’dan getirilen siyah örtü kadınların sırtına bağlanır (Paslıkaya.) Fadime Anamızın Eli denilen bir ot kadının sırtına bağlanır (Paslıkaya) Hacdan getirilen taslarla su içirilir (Paslıkaya). Kolay doğum yapmış bir kadının okumuş olduğu su içirilir (Paslıkaya). Kadının başında ezan okunur (Şenköy). Hocalara yazı yazdırılır (Yeditepe). Kolay doğum yapmış bir kadının kolundan içeri konulan sudan içer (Yeditepe). Kolay doğum yapmış kişilerin elinden su içirilmesiyle akışkan bir özelliğe sahip olan suyun, sahibinin özelliğini doğum yapacak kadına geçirmek için kullanılan bir araç olduğunu söyleyebiliriz.

Doğumların büyük bir kısmı çocuğun başı önde gelmek üzere gerçekleşmektedir. Halk arasında buna normal doğum adı verilir. Bir de kalçanın ve ayakların önce geldiği durumlar vardır. Buna tıp dilinde makatla geliş, halk arasında ise ters doğum adı verilmektedir.

Araştırma bölgemizde ebeler doğumun normal mi yoksa ters mi olacağını da anlamaya çalışırlar. Bunu da karından bakarak anlamanın mümkün olduğunu söylemektedirler. Çocuğun kafası aşağı dönükse doğum normal olacaktır. Bir de aşağıdan yapılan muayene sırasında kadının parmağı çocuğun saçına değerse çocuk baştan geliyor demektir. Çocuk eğriyse eğer, yavaş yavaş karından çevirerek çocuk döndürülmeye çalışılır. (Hıdırbey, Şenköy) Çocuğu döndürmek için kadının karnına zeyt sürülür. Zaten sancı geldikçe de çocuk döner.

Bebek gebelik boyunca pozisyon değiştirir, doğumun yaklaşmasına doğru son kez pozisyon değiştirerek başla geliş durumuna geçer.

Doğumlar kadının evinde yapılmaktadır. Doğum odasının kalabalık olmamasına dikkat edilir. Ebe muayenesini yaptıktan sonra eğer doğum zamanı gelmişse doğum olayına geçilir. Araştırma bölgemizde köy ebeleri tarafından gerçekleştirilen şu doğum şekilleri tespit edilmiştir:

-Kadına diz çöktürülmek suretiyle gerçekleştirilen doğum (Hıdırbey, Paslıkaya, Terzihüyük, Yeditepe). Bunun için yere önce bir muşamba serilir. Üzerine kadının dizlerini dayaması için minder konur. Genelde ebeler kadının arkasına geçer, öne ise ya bir sandalye konur ya da bir kadın oturtulur. Arkadaki ebe eline bir bez alıp makatı kapatarak çocuğun arkaya vurmasını engellerler. Böylece kadının yırtığının da olmayacağı söylenmektedir. Ön ebesi ve ard ebesi denilen ebelerden asıl doğuma yardımcı olan ebe ard ebesidir. Ön ebesi kadının karnının üstünden ve yanlardan bastırarak çocuğun düşmesine yardımcı olmaktadır. “Doğum zor olduysa doğumdan sonra kadının rahimevine ökçeni verirsin ileri, geri itersin. Rahim yerine yerleşsin diye” (Yeditepe)

-Kadının arkasına yastık yığılması suretiyle gerçekleştirilen doğum (Karataş, Karsu) Bu doğum şeklinin daha kolay olduğu kadının rahat doğum yaptığı söylenmektedir. Bu doğum şeklinde ebe öne geçer. Kadının kollarından iki kişi tutar. Çocuğun arkaya vurması da bu doğum şekliyle önlenmiş olmaktadır. Ebe kadının karnının üstünden bastırarak doğuma yardımcı olmaktadır.

-Ebenin kadının dizlerinin üstüne oturtarak doğum yaptırması (Kuzuculu) Kadının önüne yastık yığılır. Kadının karnının iki yanına bastırarak doğuma yardımcı olur.

-Yatırılarak doğum (Şenköy) Bu doğumda çocuğun başı göründüğü anda ebe, ayaklarını kadının kalçalarına dayar. Kadının ıkınması ile doğumu yapar.

Doğumların süresi çok farklıdır. Doğumu epey ilerlemiş bir genç kadının bile saat kaçta doğum yapacağı konusunda fikir yürütmek yanlış olur. Çünkü dölyatağı kasılmalarının süresi ve gücü gibi önceden kestirilemeyecek nedenlere bağlıdır… İlk defa doğum yapanlarda bu sürenin uzun oluşu, dölyatağı ağzının ve dölyolunun daha gergin ve sert olmasındandır. Bu yollar önce yapılmış bir iki doğum ile açılmaya alışmış bulunurlarsa sonraki doğumlarda birincisinden daha az direneceklerdir… Bazı kadınlarda dölyatağı ağzının açılması ve çocuğun dışarı itilmesi çok kuvvetli ve kısa aralıklarla gelişip çabuk sonuca ulaşır. Bazı kadınlarda ise daha yavaş olup, doğumun uzun sürmesine sebep olurlar.

“Çocuk altmış bir sancıda doğar derler. Altmış sancı verir, altmış birde doğar. Bazıları iki – üç gün sancı çeker.” (Hıdırbey)

“Doğum anında bin bir sancı gelirmiş” (Karsu)

“İki, üç, bir sancıda da doğar. kadın kuffatlı oldumu” (Kuzuculu)

“Bazının rahmi küçük oluk, o zaman çocuk zor oluk. Yırtık oluk. Bazı üç, dört gün sancı çekiyo” (Yeditepe)

“Rahim geniş olursa tez doğar. Rahim sert olursa, iç rahim, dış rahim var ya, sert olursa o vakıt doğum geç olur” (Paslıkaya) diyerek kendi tecrübelerine dayanarak doğum zamanı konusunda yorum yapmaktadırlar.

Doğumun son safhası sonun düşürülmesidir. Araştırma bölgemizde Yeditepe köyü hariç doğumun arkasından eş düşürülmektedir. Bunun nedeni çocuğun canlanması için beklenmesi veya kadının yüreğine sıçramaması için bir an önce düşürülmesi gerektiği şeklinde açıklanmaktadır. Eş de sancıyla düşmektedir. Kadının karnı aşağı doğru sıvanıp, aşağıdan tutulup çekilerek düşürülür.
Çocuktan ses gelmezse göbek kesilmez ve şu çarelere başvurulur: Çocuğun kulağının yanında kaşıkla sahana vurularak ses çıkarılır (Hıdırbey). Çocuğa doğru göbek bağı sıvanır. Eşten çocuğa kan gelince çocuğun canlanacağına inanılır (Hıdırbey, Karsu, Kuzuculu, Şenköy, Yeditepe, Terzihüyük). Ayağının altına vurulur, su serpilir (Karataş). Çocuk soğuk suya konur (Karsu, Yeditepe). Kadının eşi ocağa atılıp kavrulur (Kuzuculu, Şenköy, Yeditepe, Terzihüyük). Çocuk sallanır, sırtına vurulur (Paslıkaya), ağzına üfürülür (Şenköy), cana gelsin diye ayağından sallanır (Şenköy). Plasentanın ateşe atılıp canlandırılması uygulaması çok yaygındır. Ateşin insanlara can verdiğinin en güzel kanıtını bu uygulamada görmemiz mümkündür. Hayatın temel unsurlarından olan ateş koruyuculuk özelliğine sahiptir. Su da hayatın bir diğer temel unsurudur. Su hayattır. Çocuğu canlandırmanın bir diğer yolu da üzerine su serpmektir.

Çocuk canlandırıldıktan sonra göbeği kesilir. Göbek kesilmeden önce göbek bağı anneden çocuğa doğru sıvanır. Üç parmak ölçüldükten sonra sıkıca bağlanıp, üç parmak yukardan makas veya bıçakla kesilir. Göbek kesildikten sonra kesilen yer mikrop kapmasın diye yakılır.

DOĞUM SONRASI
a) Doğum Sonrası Yapılan Uygulamalar:

Çocuğa Yapılanlar: Çocuğun göbeği kesildikten sonra yıkanma işlemine geçilir. Doğduktan beş, altı saat sonra tuzlanır. Amaç çocuğun vücudunun kokmasını engellemektir. Doğumun ertesi günü de çocuk yeniden yıkanıp tuzlanır (Karsu, Paslıkaya, Şenköy), murt dalı ile yıkanır (Karsu, Paslıkaya, Terzihüyük,Yeditepe). Bu işlemlerin amacı çocuğun ileride kokmasını engellemektir.

Küçük burunlu olması amacıyla burnu sıkılır, yanaklarında veya çenesinde gamze olması amacıyla da bastırılır. Çocuk doğduğu zaman kemiksiz doğmakta bu nedenle vücudunda istediğin değişikliği yapabilirsin şeklinde açıklamaktadırlar.

Kadına Yapılanlar: Yeni doğum yapan kadına doğumdan sonraki kırk güne kadar olan zaman zarfında nevse, kırklı adları verilmektedir.

Doğumdan sonra kadının belinden aşağısı yıkanır. Özel hazırlanmış yatağa yatırılır. İlk olarak süt içirilir ki sütü hemen gelsin (Hıdırbey, Karsu), şekerli su içirirler (Hıdırbey, Kuzuculu), akşama doğru sütlü pirinç yedirilir (Hıdırbey, Karsu), bol yağda pişmiş karabiberli yumurta yedirilir (Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Şenköy, Terzihüyük), nevse çorbası içirilir (pirinç, salça, yağlı çorba) (Paslıkaya), kuymak yedirilir (Terzihüyük) tereyağda eritilmiş bal, karabiberli tereyağ, karabiberli pirinç çorbası içirilir (Yeditepe). Kadına yedirilen yiyecekler kadının doğum sırasında kaybetmiş olduğu enerjiyi kazanmasını sağlamak içindir.

Doğumu izleyen haftalar içinde annenin vücudunda çok önemli iki olay görülmektedir. Bunlardan birincisi dölyatağının gebelik öncesi durumuna dönmesi, ikincisi ise memelere süt gelmeye başlamasıdır.

Araştırma bölgemizde dölyatağının küçülerek eski durumuna dönmesi olayına burç, purç, hurç adları verilmektedir. Burç çocuğun yeri (Hıdırbey), çocuğun kabı (Karataş), döl burcu (Paslıkaya), çocuk yatağı (Şenköy), çocuk evi (Terzihüyük) olarak tanımlanmaktadır.

Doğumdan hemen sonra dölyatağı kitlesi, göbeğin altında açıkça görülür…altı hafta gibi bir zamanda küçülerek eski halini alacaktır. (HUGHES) Kasılmalar nedeniyle de kadın sancı çekmektedir. Araştırma bölgemizde bu ağrıların sebebinin çocuk evinin karında üç gün gezmesi, ondan sonra gidip yerini bulması şeklinde yorumlanmaktadır. Yerini bulduktan sonra da çocuk alıncaya kadar oradan kımıldamadığı da ifade edilmektedir. Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya köylerinde burcun çocukla birlikte düştüğü söylenmektedir. Bunun tıbben açıklaması dölyatağının içini döşeyen çocuğa gebelik süresince yataklık etmiş olan kalın tabaka parça parça dökülerek dışarı atılmaktadır. Bu da kadında kırmızı renkli akıntıya sebebiyet vermektedir.

Burç sancısının her kadında özellikle de ilk doğumlarda görülmediği ifade edilmektedir. Bu sancıyı önlemek için de sıcak yiyecekler yedirilir. Yedi gün sonra da bir süpürge ile etraf süpürülür böylece burç ağrısının geçeceğine inanılır.

Annenin vücudunda yaşanan ikinci değişiklik de memelere süt gelmesidir. Süt gelme olayı doğumu izleyen üçüncü günde başlamaktadır.

Araştırma bölgemizde de kadının sütünün üç gün içinde geldiği tespit edilmiştir. Bu arada çocuğu aç koymaz şekerli su, süt veya çay verirler. Kadının sütü üç günden sonra banyo yaptıktan sonra geldiği söylenmektedir. Kadının sütü çok olsun diye mercimekli pilav (Hıdırbey), şira, şirin (pekmez, helva) (Hıdırbey, Karataş, Kuzuculu), ciğer, et (Kuzuculu, Paslıkaya, Şenköy), cevizli köfte (Paslıkaya) yedirilir.

Bu arada sütün çekilmesi durumunda yapılan büyüsel özlü işlemlerden de bahsetmekte yarar vardır:

Süte nazar değdiği için çekildiğine inanılır. Bu durumda nazarı değen kadının ocağından yiyecek çalınıp kadına yedirilir (Hıdırbey). Süt memeği denilen kayadan süt gibi su damlar. O sudan içilirse süt geri gelir (Karataş). Süt pınarından su içirilir. Çocuklar alsın diye de pınara çerez bırakılır. Kadının haberi olmadan suya taş atılır. Kadın irkilince sütlerinin çoğaldığına inanılır (Karsu). Kadına buhur yapılır (Şenköy)

Kırk Gün İçerisinde Kadının ve Çocuğun Hastalanması:

Al basması ve kırk basması olarak adlandırılan hastalıklarda tedavi yöntemleri tespit edilememiş, bu hastalıklara yakalanma riskini ortadan kaldırıcı önlemler bulunabilmiştir.

Al Basma: Doğumdan sonra kadının hastalanmasına halk arasında albasma adı verilmektedir. Al, şeytan, cin olarak tasavvur edilmektedir. Şeytanın kadını kandırıp dolaştırdığına ve boğduğuna inanılır. Çoğunlukla kadının ölmesi şeklinde kendini gösteren bu hastalıktan kadını korumak için birtakım tedbirlere başvurulur. Bu hastalığa yakalanan kadınların nasıl iyileştirildiğine dair bilgi elde edilememiştir.

Doğumdan sonra ilk üç gün önemlidir. Bugünlerde çocuk ve kadın yalnız bırakılmaz (Hıdırbey,Karataş,Karsu,Kuzuculu), başucuna bıçak, makas (Hıdırbey), tuz, ekmek, iğne, soğan, Kur’an konur (Karataş,Kuzuculu,Şenköy,Paslıkaya,Terzihüyük), erkek çamaşırı (Kuzuculu) başına al bez bağlanır (Karsu, Şenköy), yorganı al olur (Karsu), odaya su konulmaz (Kuzuculu), kadın bilirse Kur’an okur, bilmezse bilen birisi okuyup üfler (Kuzuculu, Paslıkaya),ocaklılardan eşarp alıp kadının başına takılır (Terzihüyük).

Doğum yapan bir kadının uterus, doğum kanalı ve hamileliğin getirdiği bütün değişikliklerden kurtularak eski haline dönmesi için gereken süre bir buçuk ay kadardır. Bu süre zarfından kadının ateşlenmesi, sinir sisteminin hassaslaşması gibi nedenlerle farklı davranışlar sergilemesi olağandır. Bu halk arasında albasması olarak adlandırılan olağanüstü bir yaratık tarafından gerçekleştiği kabul edilen bir hastalıktan kaynaklandığı yargısına varılmakta, önleyici tedbirler almaya sürüklemektedir.

Kırklama: Doğumdan itibaren kırk gün içinde anne ve bebeğinin dış tehlikelere karşı açık olduğu kanısı araştırma bölgemizde de yaygındır. Bu nedenle kırk gün içerisinde birtakım tedbirlerle bu dönem atlatılmaya çalışılmaktadır.

Kırklı kadın parmağından yüzük çıkarmaz (Hıdırbey). İki kırklı çocuk karşılaşırsa, anneler çocukları birbirleriyle değiştirirler (Karsu), iğne değiştirir (Kuzuculu, Paslıkaya, Terzihüyük), birbirinin tırnaklarına süt sağar (Paslıkaya, Terzihüyük). İki kırklı kadın karşılaşırsa birbirini basmaz. Ancak biri oturur, diğeri onun üstüne gelirse, gelen kadının kırkı diğerini basar (Karsu, Kuzuculu, Paslıkaya, Terzihüyük).

Çocuğun üstüne un çuvalı getirilmez. Bu durumda önce çocuk dışarı çıkarılır, un içeri sokulduktan sonra çocuk alınır (Karataş). Beşik içeri alınırken çocuk annesinin kucağında dışarı çıkarılır beşik içeri girdikten sonra anne ve bebek içeri girer (Karsu, Paslıkaya, Terzihüyük). Yeni gelini, sünnet olmuş çocuğu kırklı kadının üstüne geçirmezler (Paslıkaya) Kırklı kadının evinden kazan verilmez, evden içeri kara kazan alınmaz (Terzihüyük).

Kırk basması olarak da adlandırılan bu dönem içindeki hastalıkları önlemenin en geçerli yolu kırklama adı verilen uygulamadır. Kırklama anne ve çocuğun yıkanmasıdır. Kırklama suyu özel olarak içerisine birtakım maddelerin atılması ile hazırlanmaktadır.

Kırk kaşık su sayılır, suyun içine kırk yaprak murt dalı, kırk tane taş biraz da tuz konur. Bu su kadının başına konan taraktan dökülür (Hıdırbey). İçine tarak veya kırk tane taş konulan su, çocuğun başına kırk, kırk denilerek tarağın üstünden dökülür (Karsu). Koca kırkı denir. Suyun içine yedi tane taş, birkaç tane murt yaprağı konup kalburun üstünden başa dökülür (Kuzuculu). Suyun içine iğne, tarak, yeşil yaprak konur, bir kadın suyun içine ellerini beş, on on beş,…kırk diye batırır sonra su başa dökülür (Paslıkaya). Suyun içine kırk tane taş, kırk yaprak, altın, tarak konulup kadın ve çocuk yıkanır (Şenköy) Kalburun üstünden su dökülür (Terzihüyük).

Kırk çıkarıldıktan sonra kadın artık temizlenmiş sayılmaktadır. Kırk suyu ile kadının elbiseleri yıkanır, gezdiği, ellediği yerlere su serpilir. Artan su ayak değmeyen bir yere dökülür.

Yaşamayan Çocuk: Doğup yaşamayan çocuklar için de büyüsel nitelikli uygulamalar dikkati çekmektedir.

Yedi evden (Hıdırbey, Karataş, Karsu, Terzihüyük), iki-üç evden (Kuzuculu), Fatma isimli evlerden (Paslıkaya), kırk evden (Şenköy) parça toplanıp çocuğa elbise dikilir. Çocuğu olmayan kadın, köpeğe ekmek atar. Köpek ekmek yerken kadın da üstüne silkelenir (Hıdırbey). Fatma isimli evlerden toplanan cevizlerle yapılan köfteler kadına yedirilir (Karsu). Cenaze yıkarken kullanılan sitarelik denilen kumaştan çocuğa elbise dikilir (Terzihüyük). Ziyaretlere adak adanır (Terzihüyük, Yeditepe).
SONUÇ
Doğum olayı aslında tamamen biyolojik bir olay olup, bütün aşamalarında tıbbın imkânlarından yararlanılmasını gerektirmektedir. Elde edilen bilgiler doğrultusunda araştırmayı gerçekleştirmiş olduğumuz köylerde geleneksel değerlerin büyük ölçüde önemini korumakta olduğu, konumuzla ilgili tutum ve davranışlarda inanışların önemli bir yeri olduğu görülmektedir.

İnanışların yanı sıra azımsanamayacak ölçüde bitkilerle tedavinin de yer aldığını görüyoruz. Bitkilerle tedavi en eski iyileştirme yöntemlerinden biridir. İlk yazılı eserlerde de bitkilerin hastalıkları iyileştirmede kullanıldığına dair ipuçları vardır. Doğayla iç içe yaşayan topluluklarda hayatın kaynağı doğadır. İnsanlar bir sorunla karşılaştıkları zaman da başvuru kaynağı tabi ki önce doğa olmaktadır.

M.Ö. 3000 yıllarında Sümerler, Akadlar ve Asurlulara ait medeniyetlerde hastalıkların rahip hekimler tarafından sihir, büyü, bitkisel ve hayvansal ilaçlarla tedavi edilmeye çalışıldığı Ninova tabletlerinden öğrenilmiştir. Tabii ki bu tedavi şekilleri arasında çoğunluğu bitkisel ilaçlar teşkil etmektedir. Anadolu ve Mezopotamya’da daha sonra kurulmuş olan Hitit uygarlığı hakkındaki bilgiler ise Boğazköy’de bulunan Hitit arşivinden çıkarılan tabletlere dayanmaktadır. Buna göre Hitit’lerin hastalığı tanrının insanları cezalandırması olarak kabul ettiği ve bunun için de tedavide bitkisel ilaçlarla birlikte sihre de başvurdukları anlaşılmaktadır. Günümüzde de büyünün tedavide önemli bir rol oynadığını görüyoruz.

Kadınlar tarihin uzun bir dönemi boyunca içinde yaşadıkları topluluğun hekimleri, şifa vericileri olmuşlardır. Sürekli yoksulluk ve hastalıkla mücadele etmek zorunda olan insanlar hastalık zamanlarında bu kadınlara başvururlardı. Özellikle doğum olayları uzun zaman kadınların denetiminde olmuştur. Kadınlar arası yardımlaşma sistemi içerisinde ve kuşaktan kuşağa bilgi ve deneyimlerin aktarılmasıyla işlerlik kazanmıştır. (EHZENREICH 1992) Araştırma bölgesinde, bilgisine başvurmuş olduğum kaynak kişiler annesi, kaynanası gibi yakın akrabalarından ebelik yapmayı öğrenmişlerdir.

Tespit edilen bu uygulamaları Türkiye’nin diğer köylerinde de görmek mümkündür. Daha önce de belirtildiği gibi, kültürün her aşamasında yaşanan değişim doğum olayında da gözlenmektedir. Bazı değişimler özellikle insan sağlığını yakından ilgilendiren ve tamamen biyolojik olduğu için tıbbiyeyi ilgilendiren konuların artık bu alana bırakılması oldukça sevindirici bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Öte yandan insan sağlığını yakından ilgilendirmeyen, manevi olarak rahatlamalarını sağlayan uygulamaların devam etmesi hoş görülmelidir.

Köy ebelerinin; sağlık ocaklarının çoğalması, sağlık ocağı olmayan köylere gezici ebelerin giderek hamile kadınları kontrol etmeleri gibi nedenler dolayısıyla köylerde doğum yapmaya yanaşmamaları sevindirici bir husustur. Buna rağmen bazı ebelerin çocuğu olmayan kadınları hala geleneksel usullerle tedaviye çalışmaları da düşündürücüdür. Steril ortam sağlanmadan, terkibinde ne olduğu bilinmeyen bazı maddelerin tedavide kullanılması geri dönüşü olmayan sonuçlara neden olabilmektedir.

Modern tedavi uygulamaları yaygınlaştığı ölçüde, geleneksel tedavi usulleri işlerliğini kaybetmektedir. Araştırma bölgemizde, şehir merkezlerinden uzaklaşıldığında geleneksel uygulamaların yoğunluğu dikkat çekmektedir. Özellikle gençlerin kültürel etkileşim nedeniyle al, alkarısı olarak adlandırılan doğaüstü yaratıkların varolduğuna inanmadıkları tespitler arasındadır. Çocuklardaki sarılık hastalığını tedavi etmek için de çocuğun yüzüne sarı örtü örtmek yerine tıbbi tedaviye başvurulmaktadır. Hem geleneksel uygulamaların, hem de modern tedavi usullerinin bir arada bulunduğu durumlar da söz konusudur. Al karısına inanılmadığı halde tedbirlerin alınması, kırkbasması olarak tasarımlanan hastalıkta hastanelerde kırklı birçok kadının karşılaştığı, onlara hiçbir kötülüğün olmadığı söylenmesine rağmen kırklamanın yapılması tespitler arasındadır.

Doğum esnasında yeterli steril ortamın sağlanamayacağı, doğum sonrası gelişebilecek ters durumlar karşısında (kadının kanaması, eşinin düşürülememesi vb.) müdahale edebilecek yeterli ve gerekli donanımın olmaması gibi durumlarla karşılaşma riskine karşı sağlıkçı ebelerin çok zorda kalmadıkça doğumları il veya ilçelere sevk etmeleri halk arasında yanlış yorumlanmakta, ebeleri genç ve tecrübesiz görmelerine neden olmaktadır. Oysa ki yıllarca köyde doğum yapan aralık ebeleri daha tecrübeli, bu konuda daha çok bilgi sahibidir. Konuştuğumuz kişiler bu nedenlerden dolayı doğumlarda köy ebelerini tercih ettiklerini belirtmişlerdir.

Araştırma bölgemizde köy ebelerinin bazı durumlarda hükümet ebesi olarak adlandırdıkları ebelerle birlikte doğumlara katıldıkları, onlardan bazı tıbbi uygulamaları görerek öğrendikleri, yeri geldiğinde de bunları uyguladıkları tespitler arasındadır (doğumun yatarak yaptırılması, göbeğin sıvazlandıktan sonra kısa kesilmesi vb.)

Modern tıp imkânları artmasına rağmen insanlar hala neden geleneksel tedavi şekillerini tercih etmektedirler? Kapalı kültür ortamı içerisinde anadan kıza geçen bu uygulamalar, günümüze kadar yaşama imkânı bulmuştur. Modern tıbbın imkânlarından yararlanamayan insanların büyüklerinden gördüğü şekliyle ve yararlı olduğu kendilerince kanıtlanan bu çarelere başvurmaları kaçınılmazdı. Ayrıca kullanılan malzemelerin kolaylıkla bulunabilir olması, kullanıcılara mali açıdan külfet getirmemesi, doktorlardan çekinme, utanma, ekonomik güvencelerinin olmaması, modern tıbbın cevap bulamaması.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Kaynak Kişiler:

Meryem CANER, 77 yaşında, Paslıkaya köyü doğumlu, 4 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı kaynanasından öğrenmiş.
50 yaşında ebelik yapmaya başlamış, 2 senedir doğum yaptırmıyor.
Çocuğu olmayan kadınları tedavi ediyor.

Fatma ÇİN, 66 yaşında, Yeditepe Beldesi doğumlu, 6 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı görümcesinden öğrenmiş.
40 yaşında ebelik yapmaya başlamış, 2 senedir doğum yaptırmıyor.

Hatice GÜL, 75 yaşında, İskenderun Arsus köyü doğumlu, Ermenilerin terk etmesinden sonra Hıdırbey köyüne yerleşmiş, 6 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmaya Allah tarafından tayin edildiğini söylüyor.
25 yaşında ebelik yapmaya başlamış, 5-6 senedir doğum yaptırmıyor.
Çocuğu olmayan kadınları tedavi ediyor.

Fatma GÜLER, 55 yaşında, Karasüleymanlı köyünde doğmuş, Terzihüyük köyündeki bataklık kurutulduktan sonra oraya yerleşmişler, 10 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı köye gelen bir kadından öğrenmiş.
16 yaşında doğum yaptırmaya başlamış, 15 senedir yaptırmıyor.

Hatice HERGÜN, 74 yaşında, Kuzuculu köyü doğumlu, 8 çocuklu, okuması yok.
Çocuğu olmayan kadınları tedavi ediyor.

Lütfiye KAVASOĞLU, 54 YAŞINDA, Paslıkaya köyü doğumlu, 4 çocuklu, ilkokul 3. sınıfa kadar okumuş.

Hatun LEK, 65-70 yaşlarında, Karataş köyü doğumlu, 8 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı kendi kendine öğrenmiş.
Uzun zamandır doğum yaptırmıyor.

Fatma PEHLİVAN, 65 yaşında, Şenköy doğumlu, 6 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı annesinden öğrenmiş.
15-16 yaşlarında doğum yaptırmaya başlamış, sağlık sorunları nedeniyle 7 senedir doğum yaptırmıyor.
Çocuğu olmayan kadınları tedavi ediyor.

Ferdane TOKSOY, 30 yaşında, Ceyhan-Sağlar köyü doğumlu, 16 yaşında evlenerek Kuzuculu köyüne gelmiş, ilkokul mezunu, 6 çocuklu.

Hatice TOKSOY, 90’lı yaşlarda, Örencik doğumlu, 2 çocuğu olduktan sonra Kuzuculu köyüne gelmiş, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı kaynanasından öğrenmiş.
2 çocuk sahibi olduktan sonra doğum yaptırmaya başlamış, 10 senedir doğum yaptırmıyor.

Fatma TÜRKMENOĞLU, 70 yaşında, Karsu köyü doğumlu, 10 çocuklu, okuması yok, köy ebesi.
Doğum yaptırmayı annesinden öğrenmiş.
50 yaşında doğum yaptırmaya başlamış, 2 senedir yaptırmıyor.
Bibliyografya

ACIPAYAMLI, Dr. Orhan: Türkiye’de Doğumlu İlgili Adet ve İnanmaların Etnolojik Etüdü. Sevinç Matbaası, Ankara 1974, 172 S.

CIBIROĞLU, Yıldız: Kadının Yazısız Tarihi. “M” ve”N” Sesi. Özal Matbaası, İstanbul 1996, 414 S.

EHZENREICH, Barbara; Deidre ENGLISH: Cadılar, Büyücüler ve Hemşireler (Çev.Ergun Uğur). Murat Ofset, İstanbul 1992, 79 S.

ELIADE, Mircea: İmgeler Simgeler. (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Gece yayınları, Ankara 1992, 219 S.

ERHAT, Azra: Mitoloji Sözlüğü. 8. basım, Remzi Kitabevi, İstanbul 1999, 335 S.

EYÜBOĞLU, İsmet Zeki: Anadolu İlaçları. Kayhan Matbaacılık, İstanbul 1998, 320 S.

HUGHES, Dorothy : Çocuk Eğitimi Ana Karnında Başlar (Çev. Mehmet Kara). Aydınlar Matbaası, İstanbul 1992, 189 S.

REED, Evelyn; Kadının Evrimi. Anaerkil Klandan Ataerkil Aileye.1, (Çev. Şemsa Yeğin), Payel Yayınevi, İstanbul 1994 349 S.

SANTUR, Meltem Cingöz: Yozgat’ın Bazı Köylerinde Halk Hekimliği Açısından Çocuğa Kalma, Düşüğü Önleme ve Çocuk Düşürme İle İlgili Geleneksel Uygulamaların Değerlendirilmesi.
“I. Lokman Hekim Tıp Tarihi ve Folklorik Tıp Günleri” ne sunulan yayınlanmamış bildiri.

SEVİNDİK, Hüseyin: Akçaören ve Yeşilöz (Nevşehir) Köylerindeki Doğum Geleneğinin Halkbilimsel Açıdan İncelenmesi.
“I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyumu Bildirileri” II., Ankara 1996, sf.227-242.

TÜRKDOĞAN, Prof. Dr. Orhan: Kültür ve Sağlık Hastalık Sistemi. Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1991 178 S.

Fotoğraf: KAV Arşivi

(Visited 14 times, 1 visits today)